Bir zaman mı bu yoksa bir kaçış anı mı? Uzayıp kısalan günlerin çok ötesinde bir yerdeyim.

Reklamlar

Gökyüzündeki bulutların ardından denize düşen güneş ışığı, bir dalga parçasını onurlandırıyordu ya da dalga güneşi, bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü bu eşsiz bütünlüğü izlerken yanımda bir başkası var. Ve ısrarla bana tsunaminin geldiğini söylüyor. O anda zihnimde uçuşan düşünceleri dağıtıyor ve söyleyecekleri bitince sessizliğe gömülüyor. Giden kelimelerimin ardından denizin maviliğini göremeyecek kadar öfkeleniyorum. Ve önümde duran mor üzümlerden bir tane alıp ağzıma atıyorum. Sonra tenime değen rüzgarın ve ağırlaşan kumda yürüyen kargaların içinde yeniden var olduğumu hissediyorum.

BİR YAZ MI HAYAT?

Çocukluğumun akşamüstüleri gibi sabah. Gerçekliğini yitirmiş gibi zaman. İçime çektiğim nefes değil! Beni iki hava kabarcığının arasına sıkıştırıp bırakan sıcak hava ve uyuyamadığım bir gece bitti. Rüya mı bu? İnan gerçekten bilmiyorum. Kuşlar ötüyor. Bir sürü kuş ulaşamadığım gökyüzünde. Ve sesleri uzaktan geliyor ya da ben onları duyamıyorum, kulağım tıkalı yine…Bakıyorum ağaçlara ve sabahın maviliğinde bahçede gezinen kedilere. Lütfen söyle bana, bu zaman gerçek mi?

GOOD BYE BLUE SKY

Gazetecilik lisansımın bitirme projesi için tasarlamış olduğum müzik dergisi Akustik’in Editörden adlı bölümündeki bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim. Sonbahara doğru dergiyi internet üzerinden ya da basılı olarak okuyabileceksiniz. Şimdiden heyecanlıyım!

Bir yaz akşamı alış- veriş merkezinde yemek yedikten sonra önde giden annemizle babamızı takip ediyorduk ablamla. Babam bir anda teknoloji marketine doğru yöneldiğinde kendi için bir şey bakacağını düşünmüştüm. Ama adımları Mp3 çalarların durduğu bölüme gittiğinde kalbimdeki kuş hızla kanat çırpmaya başlamıştı ve anlamıştım bana yaptığı süprizi. Kasada bir sürü kağıt imzalaması mp3 çaları seçmemizden daha berrak hatıralarımda. Poşeti alıp küçük ellerime verdiği zaman benim olduğuna inanamadığım, mutluluktan geceleri dinlerken uyumak bilmediğim, sabahları henüz yataktan kalmadan dinlemeye başladığım o siyah, uçak gibi Mp3 çalar. Kendi varlığımı bildiğim günden yana babamın yarattığı ses dolu, görüntü dolu evren bir anda farklı bir anlam kazanmıştı. Dokunduklarım, hissettiklerim, karşılaştıklarım artık sadece benimdi. Yaprakların kıvrımlarındaki güneş, sabaha karşı kuşlarının dünyayı anlatan sözleri, yaz aylarında karanlık çöktüğü anda komşunun pis havuzundan gelen vıraklamaları kalbimde hissederken yazdıklarım- yaşadıklarım, kulağıma doldurduğum notalara akmaktaydı şimdi. Kendi dünyamla birleştirdiğim onlarca duygu benim gerçekliğim oluyordu ben fark etmeden. Bir koku gibidir, dinlediğiniz müzik…Yıllar geçse de o eşsiz tınıyı nerede duysanız o ana gidersiniz, o an oluverirsiniz – yıkılır çevrenizde esen şehir, insanlar, karmaşık düşünceler. Pink Floyd’un Good Bye Blue Skye adlı şarkısını ne zaman dinlesem, ranzanın üst katında tavana asılı parlak yıldızları izlediğim güne geri dönerim. Hayatımda hiç tanışmadığım bir duyguyla karşılaştığım o gece, benim dışımda akan o kocaman dünyanın ağırlığını hissetmiştim ufak kalbimde. The Thin Ice’ da olduğu gibi maviye hoşçakal dediğim ilk andı belki yıldızlara baktığım gece. Sözlerin anlamlarını bilmesem de Waters’ın kelimelere yaptığı vurgu ve müziğin söz olmasa dahi yaratabileceği o vurucu etki ile hissetmiştim, hayat veren suyun bir gün form değiştirerek can alabileceğini. Annesinin koruyuculuğuna, mavi gökyüzüne hoşçakal diyerek veda eden Pink gibi, ben de babamın yaratmamı sağladığı kendi dünyam ile veda etmiştim belki de ailemin koruyuculuğuna ve masumiyete.
Good Bye Blue Sky, “Yeni cesur dünyanın vaatleri yelken açmışken, hiç merak ettiniz mi…neden koşturuyoruz sığınaklara,berrak mavi göğün altında!” sözleriyle Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına bir selam gönderir. Huxley’in distopyasına benzer dünyamızda zamanın hızlı akışı içerisinde bizi mutlu ettiğini düşündüğünümüz nesnelere bağımlı halde varlığımızı “biz” kalmayana dek sürdürürüz. İnandığımız,yaşadığımız, bağlandığımız, bağlanmadığımız, hissetiğimiz, yazdığımız, söylediğimiz herşey yüzeysellik nehrinde akıp gider ve boğulduğumuzu hissetmeden ıskalarız yıldızlardaki gizil anlamı. Yeni cesur dünyanın vaatleri yelken açmışken kim olduğunu hatırlamak isteyenler koştururlar sığınaklara. Şüphesiz ki bir çok ruh için bu sığınak bir kitabın sayfaları, bir müziğin sözlerindeki ve müziğindeki derin mana ya da yalnızca dışarıdan baktığı hayatın ta kendisi!
İşte Akustik bu ilk sayısında kaçılacak bir sığınağı yuva haline getiriyor. Nehir diplerinde gezen lagosları, okyanusun derinliklerindeki gerçekliği ve maviyi bulmak için çağırıyor. Herşeyin gelip geçici ve hızlı olduğu bu dünyada durup kulağımıza fısıldayanın ne olduğunu anlamak için kendi hızımızı yavaşlatmaktır belki de gerekli olan. Akustik ekibi olarak her sayıda duyduyklarımızın anlamını sorgulamak için sanatın farklı alanlarından beslenerek çıplak ellerimizle kazacağız önümüzdeki toprağı. Müzik üreticilerinin gösterdiği cesaret gibi bizde onları anlamaya çalışırken çırılçıplak kalacak ve bazen topraktan çıkan bir parça dalın elmizi kanatmasına izin vereceğiz.
Müziğin içerisindeki mercanları görebilmemi sağladığı için, oluşturmuş olduğum lagoslar dünyası’nın ( akustik ) kaynağı canım babam Gülhan Eraydın’a sonsuz teşekkürlerimle.
Üzerimizde ki güneşin kızıllığı hiç bir zaman yok olmasın kaptan!

15 YAŞIMDA, 10 YAŞIMA YAZDIĞIM MEKTUP

Canım Zeypey “80 yaşınıza mektup yazın” demiş ve şu anda muhtemelen 80 yaşına bir mektup yazıyor. Benim de aklıma 15 yaşımda, 10 yaşıma yazdığım mektup geldi. Komik ve güzel bir mektup. Üzülüyorum çocukken yazdığım onlarca yazıyı, hoşuma gitmiyor diyerek attığım için. Kim bilir o zamanın ruhuna dair neler görecektim şimdi.

Sevgili Nino,
Bu mektup eline ulaştığında büyük bir ihtimalle sert halının üstünde uzanmış Teoman’ın On Yedi adlı parçasını dinleyip eşlik ediyorsundur. Sana özel mektup geldiğini öğrenince gözlerini Mavi Gözlü Dev gibi kocaman açtın ve suratına şirin bir hayret yerleştirdin. Biliyorum, kendine özel bir şeyler geldiği zaman çok mutlu ve ”havalı” oluyorsun. (Bir gün babanın doğum gününde gündüz koca bir buket yollaması gibi) Bugün 21 Haziran ve sen tam on yaşına girdin. Çiftli rakamlara geldim diyerek dolaşıyorsun etrafta bugün, biliyorum. Ama dikkat et çiftli rakamlara geldin mi bir bakmışsın kocaman olmuşsun, kocaman olmak sanıldığı kadar da güzel değil Dinocuk. İşte tam da bunun için bu mektup,çiftli rakamlara geldiğin için.

İleride insanlardan çok sıkılacaksın, onları sevmediğin için çok üzülecek hatta yalnızlık çekeceksin. Ama sen sen ol her zaman çok düşün, yalnız kalsan da, çok düşündüğün için yadırgansan da DÜŞÜN. Derin arkadaşları ara, umudunu hiç kaybetme. Bir gün gelecek ve herkes neşeyle boyadığı o maskelerden ayrılmak zorunda kalacak, bunu düşün.

Şu anda babanın kamerasını Duygu ile kurcalıyorsun ve yine bir reklam çekiyorsunuz. Sen fark etmiyorsun belki ama bunlar senin hayatın.

Mutlulukla hatırlayacağın bir sürü gün biriktiriyorsun, bak on yıllık bir birikimin var bile. İlkokul öğretmeninden yana hiç şanslı değilsin Selenciğim bunun farkındayım. Haksızlığa göz yumamıyorsun, küçük yaşına göre ilginç bir espri anlayışın var ve her zaman doğruyu söylüyorsun. Doğruyu söylediğin için öğretmenin kızacak sana ve seni öyle bir korkutacak ki ailene bile şikayet edemeyeceksin gözlüklü bayanı. Ama bunları yapma sen sen ol her zaman doğruları söyle. Arkadaşlarına karşı samimi olduğun için, onlara gerçek duygularını söylediğin için kızdı öğretmenin. Ama sen duyma onları, git bahçen de Akşam Sefalarının yapraklarından dolma sar. Çamurlardan köfte yap ve bisiklet sür. Bunları yaparken ki sevincin gülüşünden belli. Bisiklet sürerken babaannenin sesini işittiğinde bisikletini atacaksın ve koşarak camın önüne gidip babaannene bakacaksın, babaannen ağzına kocaman bir tavuk parçası verecek. Boğulmamaya gayret gösterirken bisikletine doğru koşacaksın.Dikkat et düşersin!

Hala sokaktasın, evet trenin geçtiğini gördün. Soldan gelip sağa doğru giden tren Gebze’ye geldi ve akşamüstü. İşte bu! Deden şahane yemekler yaptı ve yuvasına geliyor. Güneş batarken deden sokağın kıvrımından döndü bir şövalye gibi. “Dedeee!” diye bağırarak koşacak ve ona sarılacaksın. Ama iki kat daha fazla sarıl ona olur mu? Onu çok özleyebilirsin ileride. Şimdi konuşmaya başladın, dedene gününü “tüm” ayrıntılarıyla anlatıyorsun. “Dede Yeşim böyle dedi sonra Aykut ona kızdı, Şeyda da dedi ki…” şeklindeki ayrıntılarla dedeni boğuyorsun, ama deden seni ilgiyle dilediği için fark etmiyorsun. Sana bir sır vereyim mi; bu özelliğin hiç değişmeyecek. Liseye geldiğinde bile bu konuşma enerjin azalmayacak.

Teoman’ ın On Yedi adlı parçasında hiç bir söze takılmayıp on yedi on yediymiiiş kısmını dikkate alıyorsun. Pardon bir de “mektupları şişedeyken, bir de bakmış deniz yokmuş kısmı var, değil mi? Ve ablacığına “ablaaa ben on yedi yaşıma gelince bana bunu söyle olur mu?” diyorsun. Bekle bakalım on yedi yaşına geldiğinde ablan sana bu şarkıyı söyleyecek mi? Sana daha fazla yazmak isterdim ama saat on ikiye geliyor. Kendine iyi bak canavar kız.

SABAH

​Yine yalnız uyanacaksın bu sabah
Belki kalabalıksın ama için yapayalnız
Pencerenden odana dolan havaya bakacaksın
Kafan karma karışık
O kadar alışmışsınki yalnızlığa
Haykırıyorsun etrafındakilere
Yalnızlığın sarhoşluğuyla,
Bilinçsizce
-Yalnızım ve ölüyorum!

Bende uyanacağım sabaha
Kalabalık olmayacağım belki ama
Aklım kalabalık,
Ruhum ve bedenim yorgun
Sabahlarım belirsiz
İçime konuşmaktan belki,
Yalnızlıktan… 

Sonra o sabah…
Martı çığlıkları kulağımızda dolaşırken 
Uyandığımız soğuk ekim günü
Her bir kıvrımında
Farklı bir galaksiyi keşfettiğim gözlerinde
Hapsetmek istedim kendimi
Sabah gibi parlak,
Sabah gibi zengin,
Sabah gibi sakin bir kalabalık,
Senin yanında olmak
İçimize konuşmadan
Suslarımız içinde
Anlarken birbirimizi
Dudaklarından dökülüyor
İsmimle birlikte günaydın…
Gözlerinin kenarı kıvrılıyor
Günaydın diyorum
İsmini peşine ekleyip
Günaydın
Günaydın

NEHİR DİBİNDE GEZEN LAGOS

BİR AKŞAM ÜZERİ GİBİ RUHUM. Ama sokağı denize açılan balkonda ayaklarımı ve kollarımı güneşe doğru uzatıp kitap okuduğum bir akşam üzeri değil; o balkona hiç çıkamadığım, güneşin kıvrımlarını göremediğim, perdelerin ardından kendime ve hayata bakmaya korktuğum, kasvetli, durgun, yaprağın bile kıpırdamaya mecalinin olmadığı bir akşam üzeri.
Ne tuhaf degil mi? Akşamüzeri gibi diyorum ama peşine tarifini ekliyorum. İki kutbu var akşam üzerinin. Tıpkı benim gibi, Selen gibi… Selen gibidir, diyebilir misin? Diyemezsin kahverengi göz. Çünkü bambaşka Selenler var bende, benim bile tanışmadığım. Şu sıralar hep güçsüz olanları yanımda. Peki ben, karşılaşan ben, kimim? Ya da kimsin mi demeliyim? Uzak… Anlatmanın manasızlığı üzerimdeyken ne diyebilirim ki neyin var, iyi değilsin diyene. Beni anlatmaktan vazgeçirenler düşünsün demek istiyorum kızgınlıkla, cümlenin ucuna bir umut ipi bağlayıp. Gelsin ya da gelmesin ama kurtarsın beni. Kendimi kurtaramayacak kadar güçsüzüm ben…ya da yardım gelmediğine göre, yardım bekleyen değil de yardım edecek olan güçlü bir limanım, öyle diyor filmde. Hangisi kahverengi göz? Film mi daha gerçek, hayat mı? Hangisi benim, sen hangi beni tanıdın? Sevdiğin değil, tanıdığın beni anlat bana. Ben unuttum kendimi ya da hiç bilmedim – bilemedim. Bilmedimle bilemedim arasında çok fark var. Ödevimi yapmadım mı der suçlu çocuk yoksa yapamadım mı? Ben hep yapamadım dedim arakasına bahaneler sıralayıp. Her bahanem gerçek oldu öğretmenlerin zihninde. Şimdi hesap verecek bir öğretmen yok. Kendi kendime kaldığımda yapamadım diyorum yine. Suçluyorum başkalarını, bazen sadece olduğum, yaşadığım yeri. O kadar tek olmuşum ki, sorduğum soruların yanıtlarında aldatmaya çalışıyorum kendimi. Sonra mı? Sonra kendime üzülüyorum. Kendime üzülürken zamanın geçişini pencereden izliyorum. Günlerce, haftalarca çıkmıyorum evimden. Başım dönüyor, yüzüm kuruyor… Su içmeyi bile unutuyorum bazen, akşam üzeri aklıma geliyor. Sonra bir an geliyor, işte o an fark ediyorum kendimi kandırdığımı. Kızıyorum! Sorunu fark etmek çözmenin yarısıdır derler, çözemiyorum. Her gün bir dev oluyor karşımda hayat . Elimden bir şey gelmiyor. Yine üzülüyorum kendime, kendi kendime.

KARMAŞANIN İÇİNDE

Rüzgarın hissettirdiklerini unutmamak için
her gün farklı bir yoldan giderim varılacak yere.
Her bir günün yeni olduğunu hissederim tüm benliğimde.
Bir su birikintisinde görebilmişsem
bulutların arasında kaybolup giden dalları,
şanslı hissederim kendimi.
Bir karganın gözlerine bakabilmişsem,
sabahı paylaşmış…
Mevsimlerin geçişini pencereden izlerken
zamanın gerçekliği sarar etrafımı.
Martıların sesini duyarım yaprakların ardından.
Bir tramvay kayıp gider buzlu zeminde saçlarımı karıştırıp.
Zaman akar…
Zaman parçalara bölünür…
Bir rüyanın hissettirdiği daha gerçektir artık
Dışarıda yağan kar, içimiz sıcacık

RENKLER

Gözünü kapadığında oluşan renkli izlerim ben
Karanlığın içinde süzülen mürekkep!
Hızla şekil değiştiren
Tutamazsın beni
Ben tutamam göz kapaklarını
Ah o ıslak göz kapakların
Yorgun, üzgün, kırılmış…
Sen bir insana
Ben insanlığa
Özlemişim, diyorum bir yabancıya
Sarılıyorum, sıvazlıyorum sırtını
Aslında özlemedim
Aslında nereden çıktı bu karşılaşma dedim
Yalancıyım
Biliyorsun!